
Bugün Puşkin Müzesinde sergilenen Priam Hazinelerinin çok bilinmeyen trajik bir hikâyesi var. Bu kadın ile dinamitin ne ilgisi var diyeceksiniz, kısaca anlatayım:
Bu fotoğraftaki kadın Sophia Schliemann, taktığı mücevherler ise Truva’dan çıkan Priam Hazinelerine ait bazı takılar. Bu kare, 19. yüzyılda tüm dünyaya “Truva Bulundu” mesajını veren ikonik bir zafer pozu olarak pazarlandı.
19. yüzyılda Heinrich Schliemann, Homeros’un İlayda’sında geçen Truva’yı bulma tutkusu ile Çanakkale civarındaki Hisarlık Tepe’de kazıya başladı. Amaç mitolojik hikâyeyi gerçeğe çevirme romantizminden ziyade Priamos’un Hazinesini bulmaktı, başarılı da oldu.
Arkeolog ve gözlemci kayıtlarında dinamit kullandığı ve üstteki Roma, Helenistik ve Son Truva Dönemlerine ait tüm dokuyu yok ettiği söylenir. Literatürde buna “Schliemann Yarması” deniyor. Bu olay dönemin en büyük vandallıklarından biri olarak tarihe geçti ne yazık ki.
O dönemler arkeoloji bilim değil, ganimet avcılığı olarak görüldüğü için dünyadan da çok üzücü örnekler verebilirim:
Mısır’da II. Ramses heykeli taşınırken tapınak kapıları kırıldı, duvarlar delindi, yüzlerce eser tahrip edildi.
Roma’daki Kolezyum’un dış cephesindeki traverten taşları saraylarda ve Vatikan’daki Baziliklalarda kullanılmış, taş blokları birbirine bağlayan demirler eritilip silah yapımında kullanılmış. Bugün görünen o delik deşik görüntü zamanın etkisi değil, demirleri çalmak için açılan oymalardır. Bunun gibi onlarca örnek sayabilirim.
Dünya mirasına bakışın ganimetten ibaret olduğu o yüzyılda, medeniyetler beşiği Anadolu’nun bu yağmadan yara almaması imkansızdı. Ancak bugün, o geçmişin izlerini silmek ve hakkımız olanı geri almak için verilen mücadele, sadece duygusal bir tepki değil, somut rakamlarla ölçülen bir politikaya dönüşmüş durumda:
“3.059”
Sadece 2023 yılında Türkiye Cumhuriyeti Devletinin girişimi ile yurt dışından iade alınan tarihi eser sayısını yazdım.
Son 20 senede bu sayı “12.160”
Bu topraklardan çıkarılıp yurt dışında sergilenen bazı özel eserler:
Berlin Pergamon Müzesi: Müzeye de adını veren Bergama Zeus Sunağı, Milet Agora Kapısı, Hatay’ın Meşhur Mozaikleri
Londra British Museum: Halikarnas Mozolesi (Dünyanın 7 harikasından birisi), Nereidler Anıtı
Moskova Puşkin Müzesi: Truva / Priamos Hazineleri
Paris Louvre Müzesi: Ayasofya 1. Mahmut Kütüphanesi Çinileri.
Mısır, Suriye ve Kuzey Afrika gibi Osmanlı hâkimiyetindeki coğrafyalardan götürülenleri de eklersek, sayfalar dolusu bir kayıp miras envanteri ortaya çıkıyor.
Osmanlı 19. Yüzyılda Batıdan teknoloji ve demiryolu iş birlikleri talep ediyordu. Almanlarla Bağdat Demiryolu, İngilizlerle İzmir-Aydın Demiryolu çalışmaları için yapılan sözleşmelere “Çıkan eserlerin bir kısmının alınması ya da kazı yapma imtiyazı” maddeleri ekletilerek tarihi eser götürme süreçleri yasal zemine oturtuldu. Ayrıca dönemin bürokratlarının antik eserleri “gavur icadı” ve “taş parçası” olarak görmeleri de kontrol mekanizmasının elzem şekilde çalışmadığını gözler önüne seriyor. Üstelik II. Abdülhamid döneminde, siyasi ittifaklar amacıyla hediye edilen çok sayıda eser de vardı.
Bütün bu tabloya rağmen önemli bir kırılma yaşandı.
Osman Hamdi Paşa’nın yoğun çabalarıyla 1884 yılında yürürlüğe giren Asar-ı Antika Nizamnamesi, “Toprak altındaki her şey devlet malıdır, yurt dışına çıkarılamaz” hükmüyle yağmayı hukuken durdurdu.
İlginçtir; bu yaklaşım, Avrupa ülkelerinde benzer yasaların çıkmasından daha erkendir.
Bugün geri alınan her eser umut verici.
Ama asıl mesele iade etmekten önce neden kaybettiğimizi doğru okumakta yatıyor.
Osman Hamdi Bey’in 140 yıl önce yaptığı şey sadece eserleri korumak değildi; devlete, yönetime ve topluma bir bakış açısı kazandırmaktı.
Şimdi bize düşen; bu toprakların altındaki mirası birer taş yığını ya da duygusal semboller olarak değil, uzun vadeli düşünmenin, kültürel egemenliğin ve stratejik devlet aklının parçası olarak ele almaktır.
Çünkü tarih, hatırlanmak için değil; aynı hataların tekrar edilmemesi için vardır.
